DÜŞÜNCELER;

İNSAN VE MÜZİK

Prof. Dr. Selâhattin İÇLİ

İnsanın vasıf dokusu da diyebileceğimiz şahsiyetinin geliştirilmesinde müziğin yeri büyük önem taşır. Vasıf özellikleri tamamıyle ruhî alanı ilgilendiren bir konudur. Aklî ve ruhî melekelerimizin oluşması ve gelişmesi; dış çevreden gelen algıların ve uyarıların idrâkine, kaydedilmesine ve onlara gösterilen reaksiyonlara bağlıdır.

          Müziğin insan ruhu üzerindeki etkileri, insanlık tarihi boyunca bilinmiş; örneklerle izah edilmiştir. Hattâ müzik, özellikle ruhî ve aklî marazî hallerde tedavi vasıtası olarak kullanılmıştır.

          Milâttan takriben 1000 yıl önce yazılan Konfüçyüs’ün eserleri arasında “Büyük Bilgi ve Müzik Hakkında Notlar” adlı kitapta; “Mûsıkînin, imparatoru devirebilecek ve devlet düzenini değiştirebilecek bir güce sahip” olduğu yazılıdır.

          Müzik, ruhî sahada uyarmalarla insanın davranış ve tepkilerini; kısaca şu duygu yönlerinde etkiler: Huzûr, sükûn, neş’e, itaât, aşk, hüzün, melâl, huzursuzluk, hiddet, çılgınlık, isyan, avârelik…v.s.

          Klâsik dönemden itibaren yakın zamana kadar, bütün dünya müzikleri, çeşitli türleri ve formları ile insanı  olumlu yönde etkileyen ve insanın karakter özelliklerini iyiye, güzele ve ahlâka doğru geliştiren müziklerdir.

            Tarih içinde özellikle Türk Müziği’nin, insanı ağlam bir karaktere ve dengeli hassas ruhî gelişmeye yönlendiren vasıfta olduğu ve bunun belgelerle de değerlendirildiği bir vakıadır.

            Son yıllarda genellikle dünyanın diğer bazı ülkelerinde ve bizdeki dejenerasyonlarda görülen manzara ise, müziğin insan ruhu üzerindeki menfî etkileridir. Tahrik edici ritmler üzerinde, melodik yapıdan mahrûm çığlıklarla yapılan müzikler, neş’e-dinamizm hudutlarını aşıp, kişiyi çılgınlıklara, isyâna, şehevî saldırganlığa itmektedir. Böylece, insanın şahsiyetinin gelişmesinde doğumundan ölümüne kadar müziğin etkisini düşünerek, kişi ve kuruluşlara düşen görev; üretimde, icrâda, yayında, eğitimde ve öğretimde, dikkatli, seviyeli, şuurlu olabilmek ve san’atı, estetiği asla ihmâl etmemek olmalıdır.

            Hemen bütün dünyada görülen odur ki, bu devirde hâlâ insanların yetişmesinde ve gelişiminde gösterilmesi gereken ilgide eksiklikler vardır. İleri ülkelere göre bizde ise, bu meselenin önemi lâyıkıyla anlaşılmadığı gibi, ayrıca birbirlerinden kopuk gayretlerin bir çoğunda anafikir ve metod yanlışlığı bârizdir. Hâlâ, millî kültürün ne olduğu husûsunda bir mutabakat temin edilebilmiş değildir. Kültürün en ehemmiyetli unsurlarından olan müzikte ise, arz ettiğimiz tablo idrâkimizin aynasıdır.

            Meselâ ilköğretim ve lisede bugüne kadar müzik öğretim ve eğitimi ne durumdadır? Çocuklarımızı ruhî yapılarını dengeleyecek, vasıflarını geliştirecek ve karakterlerinin müspet yönde sağlamlaştıracak müzik faaliyetine mi sokuyoruz yoksa; “bu porte”, “bu anahtar”, “bu dörtlük”, “bunlar da meşhûrların biyografiler” deyip işin içinden sıyrılıyor muyuz?

            Müzik hayatî faâliyetlerin ekmek, su gibi ana maddesidir. Biz bu aç, gelimeye muhtaç bir varlık olan çocuklarımızı, beslemek yerine, onlara gıda maddelerinin adını öğretiyoruz. Küçük yaştan itibaren iyi bir müzik terbiyesi almış kişi, dengeli ve seviyeli bir karaktere, ahlâka sahip olabilmenin önemli temel unsurlarından birini elde etmiş demektir.

            Bugün hemen bütün dünyada huzursuzluğa yönelik bunalımlı nesillerin yetişmiş olmasında, müzik eğitiminin eksikliği ve yanlışlığı çok önemli bir rol oynamaktadır kanaatindeyim. Özellikle memleketimizde Tanzîmat’tan beri devam eden kargaşa, nesillerin talihsizliği olmuştur. Burada; kişilere, çeşitli kuruluşlara ve özellikle devlete düşen anlayış, görüş ve görevlerden bahsetmeliyiz: Birinci derecede önemli husus, bir ülkenin özellikle aydınlarınca, değer hükümlerinin doğru tespit edilmiş olması zarûretidir. Bu memlekette artık fikir adamları, politikacılar, basın ve televizyon ve daha niceleri, kim kimdir, ne nedir bilmek mecburiyetinde ve değer hükümlerinde en az müşterekte buluşmak durumundadır.

            Konservatuarların, özellikle Türk Mûsıkîsi Konservatuarları’nın üniversitelere bağlanmış olması, son derece isabetli olmuştur. Bu karar bir milletin san’at ve kültür kaderini olumlu yönde etkileyecek tarihî bir olaydır. Artık müzik ilim ve san’atı üniversitelerin hür, araştırıcı, geliştirici, gerçeklere götüren ilmî ortamına tevdî edilmiştir. Keyfiyet, şahsiyet devri kapanmıştır. Değer hükmünü ilim ocağı verecektir.

            İnsanın vasıf dokusunu geliştirecek müziklerin, özellikle millî mûsıkînin, eğitimde, öğretimde, yayın organlarında seviyeli şekilde de ele alınması, devletin himâye ve denetimde ağırlığını koyması, ruhî dengesi ve karakteri yerinde nesillerin yetişmesinde en büyük âmil olacaktır. Çağdaş atılım mevcûda şartlanmak değil, insanın vasıf dokusunu mükemmel hale getirecek şartları yaratmaktır.

 

            Beste ve Terzilik

            Sözlü müzik eserlerinde şiir ana kaynaktır. Şiirle yaklaşım çok iyi kurulmalı ve beste o şiiri anlatmalıdır. Maksat, çok güzel bir elbiseyi çok güzel bir vücuda giydirmek değil, o vücuda enfes bir elbise dikebilmektir. Derin bir inceleme ile ve eskizler yaparak müzik kumaşının türü, rengi, deseni, elbisenin modeli tespit edilerek kesim ve provalara geçilir. Besteyi aynada seyrederken aksesuarları da takılır nihayet…

            Şiirin anafikri çok önemlidir. Şâirin, o anafikri işlerken tercih ettiği ifâde, cümle yapısı, kelimeler, kendine has san’at ustalıkları aksettirilmelidir ki, şiirle müzik bütünleşebilsin.

            Klâsik ve neo-klâsik dönemde bu husûsa pek önem verilmemiştir. Çok güzel şiirler, çok şahâne müziklerle bezenmiştir. Ancak o müzik elbisesi o şiire uymamaktadır. Tersi de vâkîdir, kötü şiire güzel müzikler yazılmıştır. Belki, o devir için makbûl olan anlayış budur ve şüphesiz edebiyat ve müzik akımları da zamanla değişmektedir.

            Bir şiir bestelenirken öyle işlenmelidir ki, beste dinleyene ulaştığı anda, hem şiirin hem de müziğin, yani her iki san’atın izdivâcı açıkça hissedilmeli ve anlaşılmalıdır. Sözlü eserde, şiire saygı ve uyumdan başlayan hareket, güzel bir konuşmanın genişlemesi şeklinde ele alınmalıdır kanaatindeyim.

 

            Beceri, Acâiplik, San’at

            Bu üçlü çok defa karışır ve karıştırılır. Biri diğerinin alanına bazen kolay başarı için sokulur. Beceri, zekâ eseri acâip gösteriler ve san’at olayları insanda hayret, heyecan, takdir duygularını uyandıran, alkış toplayan hadîselerdir. Ancak, biraz mefhumların idrâkine ve tarifine girersek farklar ortaya çıkacaktır.

            Beceri, yani maharet çok tabiidir ki, takdir toplayacak, heyecan yaratacak, hayretle takip edilecektir. Trapezdeki canbazı düşününüz; bu maharet alkışlanacaktır fakat yapılan san’at değildir. Acâip gösteri ve eserler de son derece ilgi çekici birer zekâ mahsûlü olarak görülebilir ve takdir toplayacak sonuçlar doğurabilir. Ancak o da san’at değildir.

            O halde san’at nedir? Tek kelime ile ifade edersek: "Yaratıcılık”tır. Bu yaratıcılık, kuralların ve doğruların üzerinde seyreden bir olaydır. Doğruların, kuralların üzerinde; ama onlardan başka bir boyutta; lâkin seviyesi onlardan aşağı olmayan doğrular, yaratılanlardan elde edilen sonuç ve kurallar. San’at ise güzeli yaratmaktır. Güzelliği inceleyin bilim “Estetik”in tarifi ve amacı içinde şu düşünceler yer alır: Denge, oran, iyilik, doğruluk, duygu, güzeli düşünme ve ahlâk…

 

            Simetri, Asimetri

            Kâinat; birbiriyle kaynaşmış simetrik ve asimetrik güzelliklerle doludur. Simetri, hemen herkesin üstünde mutabakata vardığı, denge ve oranların, güzelliğin buluştuğu görünümdür ve genellikle hayat tarzımızı simetrilerle donatmışızdır. Hâlbuki, asimetrik olarak yakalanabilen denge ve oranlar, çok defa simetriyi sollar. Mimarîde bunu çok açık görüyoruz. Yüzyıllar evvel yakalanmış “Altın kesim”i düşününüz: Küçük parçanın, büyük parçaya oranı; büyük parçanın, her iki parçanın toplamına olan oranına eşittir. Mısır Pramitleri’nde, tabanla yükseklik arasında ve Yunan tapınaklarında, ön cephe ile yan cepheler arasında “Altın Kesim” uygulanmıştır. Şiirde de erbâbının elinden çıkmış bir “Serbest Şiir”, aynı estetik seviyeye ulaşır.

            Bestelerde de serbest şiir kullanılarak yaratılacak denge ve oranların âhengi, çok cazip eserlerin ortaya çıkmasını sağlar kanaatindeyim. Ben, bu düşünce ve inançla serbest şiirlerle bir çok beste vermeye yöneldim.

           

Prozodi

            Müzikte prozodi; bir dilin vurgu, telâffuz, mânâ ve âhenk unsurlarını dikkate alarak en mükemmel şekilde besteye uygulanması meselesidir. Burada hareket noktasının doğru olanı, özellikle “Konuşma Dili”nin müziğe aksetmesidir. Bir düz yazıyı okumak (kıraat) başka, o cümleleri hafızaya kaydettikten sonra, söylemek başka şeydir. Bir şiiri de veznine uygun okumak(taktî) ayrı, inşâd etmek ayrıdır. Bir şiir, ancak ezberlendikten sonra inşâd ile çok güzel bir yorum kazanabilir. İşte, müzikte şiiri kullanırken, konuşma dilimizdeki unsurlara, dildeki âhenkli akışa çok dikkat etmek gerekir.

            Bugüne kadar, prozodi konusundaki birçok yayın ve beyanlar çok kez gramer dersi şeklinde yapılmıştır. Doğrudur, prozodiyi anlamak ve uygulamak için, gramer ve dilbilgisine vâkıf olmak gereklidir. Ancak, bu bilgiler zaten genel eğitim içinde alınmaktadır. Bir yazarın veya bestecinin, tekrar geriye dönerek, uzun hece-kısa hece; açık hece-kapalı hece veya ârûz kalıpları hesaplarına girerek eser vermeye çalışması, ortaya çıkanın bir eser olmaması için yeterli sebeptir. Bu yol ile bir alfabe hitâbı yazılabilir; “Ali top at”, “Baba şu kuşu tut” gibi.

            Bir şiiri bestelemeyi kalkan bestecinin, gramer ve dilbilgilerini özümsemiş ve onları çok aşmış olması gerekir. Bestekâr, normal eğitimini geliştirerek dili ve edebiyatı ile son derecede yakın, hâttâ bütünleşen bir birikimi elde etmek mecbûriyetindedir. Bir başka şekilde ifâde ise: Bir bestekârın, evvelâ kendi “Kültür Dili”ni çok iyi konuşabilmesinin vazgeçilmez olduğudur. Kendi “Kültür Dili”ni (Bir zamanlar ‘İstanbul Türkçesi’ idi) bilen ve bizzât kullanabilen bir besteci için, başka prozodi kuralına herhâlde ihtiyaç kalmaz.

 

            Kompozisyonda Hürriyet

            Bir bestekârın sahip olması gereken vasıflardan önemli biri de hür düşüncedir. Geçmişi özümsemek, günü değerlendirmek ileri ufuklara koşmak; katı kuralcılığa asla tâviz vermeden; “benim için ne derler, ne düşünürler” endişesine kapılmadan eser vermek…

Zaman zaman isyankâr, cü’retkâr, biraz gözü kara, ama hep yaratıcı olmak… Ancak bunların hiçbiri, bir bestekâra acâip olma hakkını vermez.

 

            Kompozisyon ve Anadili

            Yaratılan müzik eserinde, bestecinin anadili son derece önem taşır. Düşüncenin oluşması ve ifâdesi dil iledir. Sözsüz (enstrümantal) eserlerde dahi müzik cümleleri, bestecinin ana dilinin yapısını taşır. Heceler, vurgular, kelimeler ve cümleler melodiye yansır. Onun içindir ki, ayrı milliyetten bestecilerin; aynı tür, aynı formda enstrümantal kompozisyonlarındaki bâriz fark, ana dillerinin yapısından gelir.

            Bu sebepledir ki bir yabancı besteye Türkçe söz yazmak yanlıştır ve birçok örneği görüldüğü gibi, daima kötü sonuç verir. Önce müziği yazarak, sonradan söz oturtmak da büyük bir hatadır. Şiirden hareket etmemiş bir beste, ne mânâ ne de dil prozodisine uyum sağlayamaz. Bu tarz, hafif müzik alanımızda mâlesef dile ihanet eden şarkıların yıllarca yayılmasına sebep olmuştur. Günümüzde ise; bir felâket halinde devam etmektedir.

 

            Müzik ve Hafıza

            Müzik hafızanın çok mükemmel bir şekilde geliştirilmesini gerektiren bir san’attır. Müzisyen için nota, çok elzem, vazgeçilmez bir yazıdır. Ancak, bir amaç değildir. İcrâcı, bir eseri hafızasına kaydetmeden, notaya bakarak çalabilir, söyleyebilir, fakat ne yazıktır ki, yorumdan mahrum bir akış doğar.

            Müzisyen, çalışma süreci içinde notayı kullanır. Hafızasına derin kayıtlar alır. İcrâ sırasında, meselâ bir konserde hata riskini azaltmak için, notayı karşısında bulundurur. Çok ciddî, disiplin içinde çalışan solistler ve korolar ise daima ezbere okumayı tercih ederler. Böylece müzik enfes bir yorum içinde sunulmuş olur.

            Müzik hafızasının geliştirilmesi, bir besteci için de son derece önemlidir. Kompozisyonun beyinde yaratılması, çeşitli alternatiflerin hafızaya işlenmesi, tahayyül eskizlerinin karşılaştırılması ve sonra yazıya dökülmesi en doğru yoldur kanaatindeyim. Hemen akla gelenlerin notaya dökülmesi, besteciyi hep o cümleler üzerinde dolanmaya sürükleyebileceği gibi, alternatif düşünme alanını daraltabilir.

 

            Enstrüman ile Beste

            Özellikle Türk Müziği’nde beste yaparken enstrüman kullanmanın mahzurları olduğu kanaatindeyim. Beyinde çalışmanın hudud yoktur. Tek enstrümandan bir orkestraya kadar tahayyül etme imkânı önümüze serilir.. Herhangi bir enstrümanla sözlü bir beste yaparken, istenmeden o enstrümanın karakterine kapılıp gidebilirsiniz. Böylece insan sesi alanına lüzumsuz hançere titremeleri ve çiçeklenmeler sokulabilir.

            Birçok eski sözlü eserin bize intikâlinde, sonradan notaya alanların daha çok sâzende olması sebebiyle, ses icrâsını menfî şekilde etkileyen katkılar meydana gelmiştir.

 

            Besteciden İcrâcıya

            Bestecilikte, günümüze kadar uzanan gelenek, ses icrâsı düşünülerek yazılan bir tek notanın icrâcılara ulaştırılması şeklindedir. Ses icrâsı düşünülerek yazılmış bir notanın akışında, çok defa enstrümantal yapılar, soliste lüzumsuz hançere nağmeleri yükleyen unsurlar bulunması da bir başka problemdir.

            Sâzendeler, bu bir tek notadan kendi birikimi ve kaabiliyetlerine göre bir icrâ tarzı ve yorum sergilerler. Çünkü hemen bütün notalarda, mızrap ve yay işaretleri olmadığı gibi, sazlara özel partisyonlar da mevcut değildir. Çok şükredelim ki, bizim icrâcılarımız, gelenek ve zekâlarından gelen bir alışkanlıkla enfes yorumlar ortaya koymaktadırlar. Türk bestecileri artık, tek sesli de olsa, insan sesine ve sazlara ait partisyonları ayrı ayrı yazarak icrâcıya sunmak durumunda olduklarını düşünmelidirler.

            Böylece, Türk Mûsıkîsi’nde bir terminoloji eksikliği ortaya çıkmaktadır. Besteci ile icrâcı arasındaki bu uçurumu birleştirebilecek terminolojiyi müzikologlarımızın en kısa zamanda mûsıkîmize kazandırmalarını bekliyoruz.

 

                                                           

“50. Sanat Yılında Prof. Dr. Selahattin İçli ve Besteleri”

– “Düşünceler / İnsan ve Müzik”

Türk Kültürüne Hizmet Vakfı,

ISBN 975-7522-14-7,  İst. 1997.