İnsanın
vasıf dokusu da diyebileceğimiz şahsiyetinin
geliştirilmesinde müziğin yeri büyük önem taşır. Vasıf
özellikleri tamamıyle ruhî alanı ilgilendiren bir konudur. Aklî ve
ruhî melekelerimizin oluşması ve gelişmesi; dış
çevreden gelen algıların ve uyarıların idrâkine,
kaydedilmesine ve onlara gösterilen reaksiyonlara bağlıdır.
Müziğin insan ruhu
üzerindeki etkileri, insanlık tarihi boyunca bilinmiş; örneklerle
izah edilmiştir. Hattâ müzik, özellikle ruhî ve aklî marazî hallerde
tedavi vasıtası olarak kullanılmıştır.
Milâttan takriben 1000
yıl önce yazılan Konfüçyüsün eserleri arasında Büyük Bilgi ve
Müzik Hakkında Notlar adlı kitapta; Mûsıkînin, imparatoru
devirebilecek ve devlet düzenini değiştirebilecek bir güce sahip olduğu yazılıdır.
Müzik,
ruhî sahada uyarmalarla insanın davranış ve tepkilerini;
kısaca şu duygu yönlerinde etkiler: Huzûr, sükûn, neşe, itaât,
aşk, hüzün, melâl, huzursuzluk, hiddet, çılgınlık, isyan,
avârelik
v.s.
Klâsik dönemden itibaren
yakın zamana kadar, bütün dünya müzikleri, çeşitli türleri ve
formları ile insanı olumlu
yönde etkileyen ve insanın karakter özelliklerini iyiye, güzele ve ahlâka
doğru geliştiren müziklerdir.
Tarih içinde özellikle Türk
Müziğinin, insanı ağlam bir karaktere ve dengeli hassas ruhî
gelişmeye yönlendiren vasıfta olduğu ve bunun belgelerle de
değerlendirildiği bir vakıadır.
Son yıllarda genellikle
dünyanın diğer bazı ülkelerinde ve bizdeki dejenerasyonlarda
görülen manzara ise, müziğin insan ruhu üzerindeki menfî etkileridir.
Tahrik edici ritmler üzerinde, melodik yapıdan mahrûm
çığlıklarla yapılan müzikler, neşe-dinamizm
hudutlarını aşıp, kişiyi çılgınlıklara,
isyâna, şehevî saldırganlığa itmektedir. Böylece,
insanın şahsiyetinin gelişmesinde doğumundan ölümüne kadar
müziğin etkisini düşünerek, kişi ve kuruluşlara düşen
görev; üretimde, icrâda, yayında, eğitimde ve öğretimde,
dikkatli, seviyeli, şuurlu olabilmek ve sanatı, estetiği asla
ihmâl etmemek olmalıdır.
Hemen
bütün dünyada görülen odur ki, bu devirde hâlâ insanların
yetişmesinde ve gelişiminde gösterilmesi gereken ilgide eksiklikler
vardır. İleri ülkelere göre bizde ise, bu meselenin önemi
lâyıkıyla anlaşılmadığı gibi, ayrıca
birbirlerinden kopuk gayretlerin bir çoğunda anafikir ve metod
yanlışlığı bârizdir. Hâlâ, millî kültürün ne
olduğu husûsunda bir mutabakat temin edilebilmiş değildir.
Kültürün en ehemmiyetli unsurlarından olan müzikte ise, arz ettiğimiz
tablo idrâkimizin aynasıdır.
Meselâ ilköğretim ve lisede
bugüne kadar müzik öğretim ve eğitimi ne durumdadır?
Çocuklarımızı ruhî yapılarını dengeleyecek,
vasıflarını geliştirecek ve karakterlerinin müspet yönde
sağlamlaştıracak müzik faaliyetine mi sokuyoruz yoksa; bu
porte, bu anahtar, bu dörtlük, bunlar da meşhûrların biyografiler
deyip işin içinden sıyrılıyor muyuz?
Müzik hayatî faâliyetlerin ekmek, su
gibi ana maddesidir. Biz bu aç, gelimeye muhtaç bir varlık olan
çocuklarımızı, beslemek yerine, onlara gıda maddelerinin
adını öğretiyoruz. Küçük yaştan itibaren iyi bir müzik
terbiyesi almış kişi, dengeli ve seviyeli bir karaktere, ahlâka
sahip olabilmenin önemli temel unsurlarından birini elde etmiş
demektir.
Bugün hemen bütün dünyada
huzursuzluğa yönelik bunalımlı nesillerin yetişmiş
olmasında, müzik eğitiminin eksikliği ve
yanlışlığı çok önemli bir rol oynamaktadır
kanaatindeyim. Özellikle memleketimizde Tanzîmattan beri devam eden
kargaşa, nesillerin talihsizliği olmuştur. Burada;
kişilere, çeşitli kuruluşlara ve özellikle devlete düşen
anlayış, görüş ve görevlerden bahsetmeliyiz: Birinci derecede
önemli husus, bir ülkenin özellikle aydınlarınca, değer
hükümlerinin doğru tespit edilmiş olması zarûretidir. Bu
memlekette artık fikir adamları, politikacılar, basın ve televizyon
ve daha niceleri, kim kimdir, ne nedir bilmek mecburiyetinde ve değer
hükümlerinde en az müşterekte buluşmak durumundadır.
Konservatuarların, özellikle
Türk Mûsıkîsi Konservatuarlarının üniversitelere
bağlanmış olması, son derece isabetli olmuştur. Bu
karar bir milletin sanat ve kültür kaderini olumlu yönde etkileyecek tarihî
bir olaydır. Artık müzik ilim ve sanatı üniversitelerin hür,
araştırıcı, geliştirici, gerçeklere götüren ilmî
ortamına tevdî edilmiştir. Keyfiyet, şahsiyet devri kapanmıştır.
Değer hükmünü ilim ocağı verecektir.
İnsanın vasıf
dokusunu geliştirecek müziklerin, özellikle millî mûsıkînin,
eğitimde, öğretimde, yayın organlarında seviyeli
şekilde de ele alınması, devletin himâye ve denetimde
ağırlığını koyması, ruhî dengesi ve
karakteri yerinde nesillerin yetişmesinde en büyük âmil olacaktır.
Çağdaş atılım mevcûda şartlanmak değil,
insanın vasıf dokusunu mükemmel hale getirecek şartları
yaratmaktır.
Beste ve Terzilik
Sözlü
müzik eserlerinde şiir ana kaynaktır. Şiirle yaklaşım
çok iyi kurulmalı ve beste o şiiri anlatmalıdır. Maksat,
çok güzel bir elbiseyi çok güzel bir vücuda giydirmek değil, o vücuda
enfes bir elbise dikebilmektir. Derin bir inceleme ile ve eskizler yaparak
müzik kumaşının türü, rengi, deseni, elbisenin modeli tespit
edilerek kesim ve provalara geçilir. Besteyi aynada seyrederken
aksesuarları da takılır nihayet
Şiirin anafikri çok önemlidir.
Şâirin, o anafikri işlerken tercih ettiği ifâde, cümle
yapısı, kelimeler, kendine has sanat ustalıkları
aksettirilmelidir ki, şiirle müzik bütünleşebilsin.
Klâsik ve neo-klâsik dönemde bu
husûsa pek önem verilmemiştir. Çok güzel şiirler, çok şahâne
müziklerle bezenmiştir. Ancak o müzik elbisesi o şiire
uymamaktadır. Tersi de vâkîdir, kötü şiire güzel müzikler
yazılmıştır. Belki, o devir için makbûl olan
anlayış budur ve şüphesiz edebiyat ve müzik akımları
da zamanla değişmektedir.
Bir şiir bestelenirken öyle
işlenmelidir ki, beste dinleyene ulaştığı anda, hem
şiirin hem de müziğin, yani her iki sanatın izdivâcı
açıkça hissedilmeli ve anlaşılmalıdır. Sözlü eserde,
şiire saygı ve uyumdan başlayan hareket, güzel bir
konuşmanın genişlemesi şeklinde ele
alınmalıdır kanaatindeyim.
Bu
üçlü çok defa karışır ve karıştırılır.
Biri diğerinin alanına bazen kolay başarı için sokulur.
Beceri, zekâ eseri acâip gösteriler ve sanat olayları insanda hayret,
heyecan, takdir duygularını uyandıran, alkış toplayan
hadîselerdir. Ancak, biraz mefhumların idrâkine ve tarifine girersek
farklar ortaya çıkacaktır.
Beceri, yani maharet çok tabiidir
ki, takdir toplayacak, heyecan yaratacak, hayretle takip edilecektir.
Trapezdeki canbazı düşününüz; bu maharet
alkışlanacaktır fakat yapılan sanat değildir. Acâip
gösteri ve eserler de son derece ilgi çekici birer zekâ mahsûlü olarak görülebilir
ve takdir toplayacak sonuçlar doğurabilir. Ancak o da sanat
değildir.
O halde sanat nedir? Tek kelime ile ifade edersek: "Yaratıcılıktır. Bu yaratıcılık, kuralların ve doğruların üzerinde seyreden bir olaydır. Doğruların, kuralların üzerinde; ama onlardan başka bir boyutta; lâkin seviyesi onlardan aşağı olmayan doğrular, yaratılanlardan elde edilen sonuç ve kurallar. Sanat ise güzeli yaratmaktır. Güzelliği inceleyin bilim Estetikin tarifi ve amacı içinde şu düşünceler yer alır: Denge, oran, iyilik, doğruluk, duygu, güzeli düşünme ve ahlâk
Simetri, Asimetri
Kâinat; birbiriyle
kaynaşmış simetrik ve asimetrik güzelliklerle doludur. Simetri,
hemen herkesin üstünde mutabakata vardığı, denge ve
oranların, güzelliğin buluştuğu görünümdür ve genellikle
hayat tarzımızı simetrilerle donatmışızdır.
Hâlbuki, asimetrik olarak yakalanabilen denge ve oranlar, çok defa simetriyi
sollar. Mimarîde bunu çok açık görüyoruz. Yüzyıllar evvel
yakalanmış Altın kesimi düşününüz: Küçük parçanın,
büyük parçaya oranı; büyük parçanın, her iki parçanın toplamına
olan oranına eşittir. Mısır Pramitlerinde, tabanla
yükseklik arasında ve Yunan tapınaklarında, ön cephe ile yan
cepheler arasında Altın Kesim uygulanmıştır.
Şiirde de erbâbının elinden çıkmış bir Serbest
Şiir, aynı estetik seviyeye ulaşır.
Bestelerde de serbest şiir
kullanılarak yaratılacak denge ve oranların âhengi, çok cazip
eserlerin ortaya çıkmasını sağlar kanaatindeyim. Ben, bu
düşünce ve inançla serbest şiirlerle bir çok beste vermeye yöneldim.
Müzikte prozodi; bir dilin vurgu,
telâffuz, mânâ ve âhenk unsurlarını dikkate alarak en mükemmel
şekilde besteye uygulanması meselesidir. Burada hareket
noktasının doğru olanı, özellikle Konuşma Dilinin
müziğe aksetmesidir. Bir düz yazıyı okumak (kıraat)
başka, o cümleleri hafızaya kaydettikten sonra, söylemek başka
şeydir. Bir şiiri de veznine uygun okumak(taktî) ayrı,
inşâd etmek ayrıdır. Bir şiir, ancak ezberlendikten sonra
inşâd ile çok güzel bir yorum kazanabilir. İşte, müzikte
şiiri kullanırken, konuşma dilimizdeki unsurlara, dildeki
âhenkli akışa çok dikkat etmek gerekir.
Bugüne kadar, prozodi konusundaki
birçok yayın ve beyanlar çok kez gramer dersi şeklinde
yapılmıştır. Doğrudur, prozodiyi anlamak ve uygulamak
için, gramer ve dilbilgisine vâkıf olmak gereklidir. Ancak, bu bilgiler
zaten genel eğitim içinde alınmaktadır. Bir yazarın veya
bestecinin, tekrar geriye dönerek, uzun hece-kısa hece; açık
hece-kapalı hece veya ârûz kalıpları hesaplarına girerek
eser vermeye çalışması, ortaya çıkanın bir eser
olmaması için yeterli sebeptir. Bu yol ile bir alfabe hitâbı
yazılabilir; Ali top at, Baba şu kuşu tut gibi.
Bir şiiri bestelemeyi kalkan
bestecinin, gramer ve dilbilgilerini özümsemiş ve onları çok
aşmış olması gerekir. Bestekâr, normal eğitimini
geliştirerek dili ve edebiyatı ile son derecede yakın, hâttâ
bütünleşen bir birikimi elde etmek mecbûriyetindedir. Bir başka
şekilde ifâde ise: Bir bestekârın, evvelâ kendi Kültür Dilini çok
iyi konuşabilmesinin vazgeçilmez olduğudur. Kendi Kültür Dilini
(Bir zamanlar İstanbul Türkçesi idi) bilen ve bizzât kullanabilen bir
besteci için, başka prozodi kuralına herhâlde ihtiyaç kalmaz.
Kompozisyonda Hürriyet
Bir bestekârın sahip
olması gereken vasıflardan önemli biri de hür düşüncedir.
Geçmişi özümsemek, günü değerlendirmek ileri ufuklara koşmak;
katı kuralcılığa asla tâviz vermeden; benim için ne
derler, ne düşünürler endişesine kapılmadan eser vermek
Zaman zaman isyankâr, cüretkâr, biraz gözü kara, ama hep
yaratıcı olmak
Ancak bunların hiçbiri, bir bestekâra acâip olma
hakkını vermez.
Kompozisyon ve Anadili
Yaratılan müzik eserinde,
bestecinin anadili son derece önem taşır. Düşüncenin
oluşması ve ifâdesi dil iledir. Sözsüz (enstrümantal) eserlerde dahi
müzik cümleleri, bestecinin ana dilinin yapısını taşır.
Heceler, vurgular, kelimeler ve cümleler melodiye yansır. Onun içindir ki,
ayrı milliyetten bestecilerin; aynı tür, aynı formda
enstrümantal kompozisyonlarındaki bâriz fark, ana dillerinin
yapısından gelir.
Bu sebepledir ki bir yabancı
besteye Türkçe söz yazmak yanlıştır ve birçok örneği
görüldüğü gibi, daima kötü sonuç verir. Önce müziği yazarak, sonradan
söz oturtmak da büyük bir hatadır. Şiirden hareket etmemiş bir
beste, ne mânâ ne de dil prozodisine uyum sağlayamaz. Bu tarz, hafif müzik
alanımızda mâlesef dile ihanet eden şarkıların
yıllarca yayılmasına sebep olmuştur. Günümüzde ise; bir
felâket halinde devam etmektedir.
Müzik hafızanın çok
mükemmel bir şekilde geliştirilmesini gerektiren bir sanattır.
Müzisyen için nota, çok elzem, vazgeçilmez bir yazıdır. Ancak, bir
amaç değildir. İcrâcı, bir eseri hafızasına
kaydetmeden, notaya bakarak çalabilir, söyleyebilir, fakat ne
yazıktır ki, yorumdan mahrum bir akış doğar.
Müzisyen, çalışma süreci
içinde notayı kullanır. Hafızasına derin kayıtlar
alır. İcrâ sırasında, meselâ bir konserde hata riskini
azaltmak için, notayı karşısında bulundurur. Çok ciddî,
disiplin içinde çalışan solistler ve korolar ise daima ezbere
okumayı tercih ederler. Böylece müzik enfes bir yorum içinde sunulmuş
olur.
Müzik hafızasının
geliştirilmesi, bir besteci için de son derece önemlidir. Kompozisyonun
beyinde yaratılması, çeşitli alternatiflerin hafızaya
işlenmesi, tahayyül eskizlerinin
karşılaştırılması ve sonra yazıya dökülmesi
en doğru yoldur kanaatindeyim. Hemen akla gelenlerin notaya dökülmesi,
besteciyi hep o cümleler üzerinde dolanmaya sürükleyebileceği gibi,
alternatif düşünme alanını daraltabilir.
Enstrüman ile Beste
Özellikle Türk Müziğinde beste yaparken enstrüman kullanmanın
mahzurları olduğu kanaatindeyim. Beyinde çalışmanın
hudud yoktur. Tek enstrümandan bir orkestraya kadar tahayyül etme imkânı
önümüze serilir.. Herhangi bir enstrümanla sözlü bir beste yaparken, istenmeden
o enstrümanın karakterine kapılıp gidebilirsiniz. Böylece insan
sesi alanına lüzumsuz hançere titremeleri ve çiçeklenmeler sokulabilir.
Birçok eski sözlü eserin bize
intikâlinde, sonradan notaya alanların daha çok sâzende olması
sebebiyle, ses icrâsını menfî şekilde etkileyen katkılar
meydana gelmiştir.
Bestecilikte, günümüze kadar uzanan
gelenek, ses icrâsı düşünülerek yazılan bir tek notanın
icrâcılara ulaştırılması şeklindedir. Ses
icrâsı düşünülerek yazılmış bir notanın
akışında, çok defa enstrümantal yapılar, soliste lüzumsuz
hançere nağmeleri yükleyen unsurlar bulunması da bir başka
problemdir.
Sâzendeler, bu bir tek notadan kendi
birikimi ve kaabiliyetlerine göre bir icrâ tarzı ve yorum sergilerler.
Çünkü hemen bütün notalarda, mızrap ve yay işaretleri
olmadığı gibi, sazlara özel partisyonlar da mevcut değildir.
Çok şükredelim ki, bizim icrâcılarımız, gelenek ve
zekâlarından gelen bir alışkanlıkla enfes yorumlar ortaya
koymaktadırlar. Türk bestecileri artık, tek sesli de olsa, insan
sesine ve sazlara ait partisyonları ayrı ayrı yazarak
icrâcıya sunmak durumunda olduklarını düşünmelidirler.
Böylece,
Türk Mûsıkîsinde bir terminoloji eksikliği ortaya
çıkmaktadır. Besteci ile icrâcı arasındaki bu uçurumu
birleştirebilecek terminolojiyi müzikologlarımızın en
kısa zamanda mûsıkîmize kazandırmalarını bekliyoruz.
50. Sanat Yılında Prof. Dr. Selahattin
İçli ve Besteleri
Düşünceler
/ İnsan ve Müzik
Türk Kültürüne Hizmet Vakfı,
ISBN 975-7522-14-7, İst. 1997.